Yazarlar

ÇATIŞMA PSİKOLOJİSİ VE SOSYAL ZIRH


“Şiddeti yok eden şiddet, yalanların en alçakçası değilse vehimlerin en şairanesi. Her kavganın ezeli mazereti: son kavga olmak”
Cemil Meriç

Bugünlerde iletişim ve davranış bilimleri kitaplarında şu tip yazılara çok sık rastlıyorum.
“Kişiler arası ve gruplar arası çatışma evrensel bir kavramdır.”
“Sosyal bir varlık olan insanın birey ve gruplarla çatışmaya girmemesi imkansızdır.”
“Kıt kaynaklar, çatışmaların temel nedenidir.”
“Çatışma,  kurumsal ve kişisel gelişim aracı olarak görülmelidir” Bu ve benzeri sözler o kadar sıklıkla dillendiriliyor ki, nerede ise insanoğlunun yardımlaşma ve iyilik için değil, atışma ve çatışma için yaratıldığına inanır olduk. Bu tür söylemler sadece kitaplarla sınırlı olsa gene iyi. Öz benliklerini yarışmacı bir ihtirasın tutkusuna kurban vermiş, kendi egosu ve menfaatlerinden başka şeylere odaklanmayı başaramayan sözde işletmecilerle, var oluş amaçlarını para ve kazanç eksenine kilitlemiş “neo şirket bebeleri”de aynı hastalıklı anlayışın tutsağı olmuş görünüyorlar.
Üzülerek belirtelim ki sokakta, işyerinde ve medyada gördüklerimiz, olumlu çalışmalardan çok, yüksek dozda kavga, niza ve çatışmalardan oluşmaktadır. İnsan olumlu bir varlık olduğuna göre, hayatımız çatışma ve çekişmelerle örülü ağır bir zırhın ardına gömülemez. Beyinlerimiz birbirimizi anlamak ve yorumlamak üzerine dizayn edildiği halde, hala kendi doğamıza aykırı davranarak, neden kendimizi yarışma ve çatışmalarla örülü bir hayata tutsak etmekteyiz?

BEN MERKEZCİLİK
VE “ÇEVRE” FAKTÖRÜ

Kişisel olarak, çatışmanın temel nedenlerinin davranış bilimleri kitaplarında yazıldığı gibi, kaynakların, menfaatlerin, güç ve statünün paylaşılması ile ilgili olduğunu sanmıyorum. Çatışmanın bunların ötesinde, daha içsel ve etik boyutunun olduğunu düşünüyorum. Çevremizi ve içinde yaşadığımız dünyayı homojen bir yapıya dönüştürme hevesi iç ve dış çatışmaları körüklüyor. Bu yaklaşım, bir tür tek tipleştirme anlayışını tetikliyor. İnsanlar homojen olsun, düşünceler,  iş yapma pratikleri, siyasal yaklaşımlar, zevkler ve renkler hep benzer olsun tutkusu, çatışmacı psikolojinin önemli bir tetikleyicisi konumuna gelmiş bulunuyor.
Bir başka ifade ile tekelci modernizmin merkez ve çevre tanımı, çatışmaların özünü teşkil ediyor sanki. Nedir bu merkez ve çevre anlayışı? Merkezde sadece biz oturuyoruz. Gücü ve otoriteyi biz temsil ediyoruz. Merkez dediğimiz ve her şeyin ortasına yerleştirdiğimiz, bu dokunulmaz ve erişilmez konumumuza olası müdahalelere izin vermiyoruz. Adeta çevremize görünmez ağlar oluşturarak, merkezi imparatorluğumuzu ulaşılmaz yapıyoruz. Çevre, sanki bizim gezegenimiz gibi etrafımızda pervane olduğunda mutlu oluyoruz. Yörünge dışına çıkmalara katiyen izin vermiyoruz. Etrafımızdaki tüm uyduların, ancak merkez olarak bizim hesapladığımız ve çizdiğimiz yörüngede hareket etmelerine izin veriyoruz. Bu tablo, ben merkezli bakışın acı bir görüntüsünü oluşturuyor.  Dahası da var. Bazı insanlar, bazı şirketler ve hatta bazı ülkeler kendi havzalarının dışında kalanların tamamını çevrede, kendilerini de merkezde konumlandırmıyorlar mı? Çatışmaların ana kaynağını bu merkez-çevre ilişkisi oluşturmuyor mu? Merkezin karşı konulmaz gücü, çevre de boyun eğme ve eğdirme yaklaşımını ifade etmiyor mu? Bu anlayışa göre, “Roma’ya çıkan birçok yol olsa da, Roma bir tanedir” Ve oraya ancak,  merkezin çizdiği bir zihin haritasını takip ederek ulaşabilirsiniz.

DAHA ÇOK ÜRET VE
DAHA ÇOK TÜKET

Ne yazık ki, “daha çok üret ve daha çok tüket” şeklinde ifade edilen batı tarzı düşünce, başka bir gerçek yokmuş gibi, tam da merkeze çöreklenmiş bulunuyor. Merkez dışında başka hakikatlerin de olabileceği olgusuna ihtimal bile verilmiyor. Bencil, sığ ve batıcı yaklaşım, bütün gidişatların ulaşabileceği ve hatta ulaşması gereken yegane yol haritası olarak takdim edilmektedir. Bizce bu yaklaşım önemli bir çatışma dinamiği olarak kabul edilmelidir. Yeryüzündeki çatışmaların temelini batı dünyasının ürettiği bu bencil, antidemokratik ve yıkıcı ötekileştirme anlayışı tetiklemektedir.

SOSYAL ZIRH

Uluslararası ve kültürlerarası platformlarda başarı ile sergilenen merkez-çevre çatışmalarının yanında bir de sosyal zırhlarla örülü maskeli yüzler çatışmasından bahsetmemiz gerekiyor. İnsanın maskeli yüzü ile gerçek yüzü arasında bulunan köprüler atılırken, duvarlar sürekli yükseliyor. Maskelerle örülü toplumsal yüzümüz, gerçek işletim programımız olan öz kimliğimize ulaşmamızı engelliyor. Bu durum stres ve psikolojik gerilimlerimizin esasını oluşturuyor. İnsanın gerçek ve evrensel yüzünü öz kimliği, sahte ve tasarlanmış yüzünü de maskeli sosyal kimliği oluşturmaktadır. Öz kimlik evrensel, maskeli yüz ise yöreseldir. İnsan, nerede ise tüm ömrünü bu iki farklı yüz arasındaki çatışmaları dizginleyebilmek için harcıyor. İç ve dış yüzümüz arasındaki farkı daraltabildiğimizde, gerilimlerimiz düşüyor, mutluluk, sevgi ve tatmin düzeyimiz artıyor. İki değişik yüz arasındaki farkı ne kadar küçültebilirsek,  çatışmacı ruh yapımızı da o kadar iyi kontrol edebiliyoruz. Zira ruh kavga ve ihtirastan arındığında her şey gerçek dinginliğine ulaşıyor. Kin ve nefret duygusu, ruh kirlenmesinin ve çatışmaların başlangıç noktasıdır.
Yaşadığımız dünya bizi öyle koşullandırıyor ve egolarımızı o kadar çok şişiriyor ki, kendimizi gereğinden fazla önemser hale geliyoruz. Üstelik medyada ve iş dünyasında gördüğümüz rol modeller rekabetçi ve çatışmacı kişilikleri öne çıkartarak, toplumsal uzlaşmanın temellerini dinamitliyor. İnsana hiç tek yakışmayan bir kavga ve çatışma ortamı sürekli olarak körükleniyor.

MASKELİ YÜZLER

Son birkaç yıldır izlenme rekorları kıran bazı programlara bir göz atınız. Hemen hepsinde maskeli yüzlerle, güç ve kavganın sembolü olmuş iğreti tiplerle karşılaşmaktayız. Halkımız en çok bağırana, en çok saldırana övgü ve puanları yağdırmıyor mu? Medya pazarlamacıları sadece yarışmacıları değil, seyircileri de ortalığı kızıştıran, yangına körükle giden ikiyüzlüler arasından seçmiyor mu? Sözde masumane evlilik programlarında bile en son sorulması gereken soruları, daha ağızlar açılır açılmaz ortalara dökmüyor muyuz? Saniyeler içinde yüzlere takılan maskelerin birisi çıkarılıp diğeri takılmıyor mu? İnsan sevgisinin yerine servet, şehvet ve şöhret üçlüsünden oluşan sahte tutkular aşılanmıyor mu? Sözde bir paravanın ardından, milyonların önünde insanların geçmişleri ve zayıflıkları bir kilise itirafnamesi gibi didik didik edilmiyor mu? Gençlerimizin önüne evlenme ve sosyalleşme modeli olarak bunun gibi daha birçok yanlışı koymuyor muyuz?
“Yemekteyiz” benzeri programlarla, insanların bin bir çaba, alın teri ve göz nuru ile sofraya koyduğu nimetleri bile hiçten sebeplerle kıyasıya eleştirmiyor muyuz? Büyüklerimizin, yerde bulduğu bir ekmek parçasını büyük bir özenle ayakaltından alıp öperek bir duvar kovuğuna yerleştirdiklerini ne çabuk unutuverdik? Adeta bir kuş sütü eksik sofralarla bile, milyonlarca aç bir ilaç insanın gözleri önünde dalga geçmek ne demek oluyor? “Allah Halil İbrahim bereketi versin” şeklinde dua ve şükür etmemiz gereken sofralarda, İnsanlar Tanrı misafiri olduklarını unutarak, bırakın teşekkür etmeyi, en acı sözlerle hane sahiplerini küçük düşürmekten hiç çekinmiyorlar.  Dünyada marka olduğumuz Türk misafirperverliği bu hallere mi düşecekti? Ziyaret ve ziyafet adabı diye bu tür edepsizlikleri mi sunacaktık milyonlarca insanımıza? Daha neler, neler… Katılabilmek için 2.5 milyon insanın başvurduğu yarışma programlarında, insanların nasıl servet ve şöhret düşkünü budalalar haline dönüştürüldüğünü siz de görüyorsunuz. Çok çeşitli sorunlarla zaten iyiden iyiye bunalmış bir topluma, bundan başka hangi yöntemlerle sosyal zırh ve zihinsel esaret prangası takılabilir ki?

EL ELE MÜCADELE

İnsani ilişkilerin kalitesini arttıran ve benzersiz kılan şey, maskelerin ve sosyal zırhların arkasına gizlediğimiz çatışmacı ruh yapımız olamaz. Bu topraklarda binlerce yıldır var olan bireysel ve toplumsal kültürümüzün temel harcını oluşturan diyalog, hoşgörü ve uzlaşı kavramlarının üstüne ölü toprağı atamayız. Ülkemizde, Darwin’in, “Var Olma Mücadelesi Yasası”, demagojik çarpıtmalarla “Büyük balık küçük balığı yutar” analojisine dönüştürülmüştür. Oysaki doğal olan, didişme ve kavga değildir. Doğal olan insani değerlerle insanca yaşayabilmektir. İnsani değerler ile anlatmak istediğimiz, toplumsal statüsü, eğitimi, ekonomik durumu, iş ve mesleği ne olursa olsun “insan” a saygı anlayışının bütün kaygıların üstünde ele alınması ve insan ilişkilerinin “Yaratılanı hoş gördük Yaratandan ötürü” temeline oturtulabilmesidir. İyi bilinmelidir ki, insan, mutluluğun en büyüğüne, kavga ve çatışmalarla değil, ancak öteki insanlarla uyum ve ahenkli bir bağ kurmakla kavuşabilir.  Hatırımızda bulunması gereken bir nokta daha var: İçimizdeki kin ve kavgacı ruh hali büyüdükçe, biz kavga ettiğimiz insandan daha küçük konuma düşmekteyiz. Toplumumuzun kanayan yarası durumundaki bu tatsız konuyu güzel bir tavsiye ile bitirelim: Hayatlarını yüksek şeylerin yolunda harcayanlar, hiçbir zaman ölmezler ve de el ele veren insanların kolları, her yere uzanır.