Yazarlar

FİNANSAL KRİZ DÖNEMLERİNDE VAR MISIN YOK MUSUN?


Finansal kriz döneminde para hesabımız değişiyor mu? Ekonomik krizin psikolojik boyutu üzerine çokça konuşuluyor, ama bu konu hakkında ne kadar bilgiliyiz, emin değilim. Ekonomik hayattaki değişikliklerin algımız üzerindeki etkilerini tartışarak başlayabiliriz belki.
“Var mısın, yok musun?” programını düşünelim. Açtıracak 50 ve 125 liralık kutular kaldı diyelim. Banka ya da “Hamdi Bey”, 75 önerdiğinde “yokum” (red) cevabı alması olasılığı daha yüksek. 90 verdiğinde ise kabul edilmesi mümkün. Yarışmacı 50’ye daha yakın olan 75’i reddederken, 125’e yakın olan 90’ı tercih ediyor. Bunu ekonomiye ilgi duyan herkes tahmin edebilir. Mekanizma ilginç; 50’yi verili bir para olarak kabul ettiği için, sanki programa geldiğinde cebinde sıfır değil de, 50 lira varmış gibi hareket ediyor. Kazancı saymaya 50’den başlayınca, ne alsa az gelebiliyor.
İşin kötüsü, yarışmacılar 125’i ya da o sırada en yüksek ödül ne var ise, onu da neredeyse garanti görüp, ne alsalar 125’e göre düşündükleri için, 125’i alamadıkları sürece hep zarar etme duygusu içinde kalırlar. Sıfırdan başlamış olduklarını kolayca unuturlar.
Belki de fazla düşünmekten… Kutulardan hangisini seçeceğine karar verirken, Acun’un “iyi düşünmen lazım” tavsiyesini tutarak düşündükçe düşünürler. Neyi düşündüğünü pek anlamasak da, sürecin uzaması heyecan vericidir.
Krizden nasıl çıkacağımızı düşünürken de, benzer bir düşünme tarzına mı giriyoruz acaba? Sanki çok düşünürsek daha doğru karar vermiş oluruz gibi gelse de, her zaman geçerli bir yöntem olmayabilir.
Kriz öncesindeki gelirimize göre bir düşüş olduğunu ya da olacağını kestirmek işten bile değil. Yine de şöyle bir soru akla gelir: Hangi önceki gelir? Tabii ki, geçen yılki. Zihnimiz karşılaştırmaları elindeki en son veriyi bir önceki arasında yapar. Geçen yıl 10 bu yıl 5 kazandıysam, zararım 5’tir diye düşünürüm. Son 5 yıldaki ortalama kazancın neydi diye sormayı akıl ederseniz, yanıt; Zararda mıyım, durumum kötüye mi gidiyor? Yoksa, daha az kazanıyor olmak mı beni zararda hissettiriyor? Krizin psikolojisini tartışmaya buradan başlasak. Var mısın, yok musun?
Toplumsal da kişisel de olsa insanların önünü göremediği ve ne yapacağını bilemediği her durumu kriz olarak tanımlayabiliriz. Böyle zamanlar kişileri korkutur. Krizin getirdiği bilinmezlikler karşısında kişiyi en çok etkileyen unsur, önündeki tehlikeleri nasıl anlayıp savuşturacağı meselesi. Tehlikeleri nasıl savuşturacağınız ise hazırlığınıza bağlı. Acaba hazırlanmak için ‘çok mu geç kaldık?’ Geç kalma alışkanlığı olan bir toplumuz. Diğer yandan, hiç varamamak kaygısı ile yola çıkmamaktansa, geç de olsa, bir amaca doğru hareket etmek tercih edilmeli.

PLAN SAHİBİ OLMAK

Finans ya da siyaset kısmı beni aşar. Ama hem beden hem de ruh sağlığınızı koruyarak işe başlamak çok önemli. Eğer bireylerin kafası karışık, ruhsal durumları bulanık ise dünyanın en parlak danışmanlarının getirdiği en hayat kurtarıcı öneriler bile başarısızlıkla sonuçlanır. Kafanızın ve ruhunuzun net olabilmesi için de kriz zamanlarında, ne yapacağınıza ilişkin net planlara sahip olun. Plan sahibi olmak huzur verir. Planı uygulamak ise huzur ötesi…

KRİZ REFLEKSLERİ

Kriz karşısında tehlike anında harekete geçen iki tür davranışsal refleksten birinin etkisi altında oluruz: Birisi, korku-telaş duygusuyla yapılan, eski Kaptan Swing çizgi romanındaki gamlı baykuş karakterine özgü bir “felaket tellallığı”. Diğeri de ‘aşırı iyimserlik’ duygusu ile yapılan umursamama, deve kuşu gibi kafayı gömme. Refleksler insanların davranış ezberleridir. Sadece reflekslerimize dayalı hareket etmek, bizi düşüncelerimizin kıvraklığını, duygularımızı doğru yorumlamanın getireceği avantajları kullanmaktan alakoyar. Aklımızı, korku ve telaşın esiri yapmamak için neler yapabiliriz? Acele etmeyerek, başlayabilirsiniz.
İşten çıkartmanın da acısı olabilir. İşadamları kriz dönemlerinde telaşla hangi tasarruf politikasını izleyeceğini, kaç personel çıkaracağını düşünmekte. Alışverişin zaruri durumlara sınırlanması, ödemelerin en azından geciktirilmesi, kazançların zincirleme düşmesi, para alışverişinin ve buna gereksinim duyan üretimin durması hangi tasarruf ile düzeltilebilir?

İŞTEN ÇIKARTMA DA MORAL    BOZUCU BİR SÜREÇ

Her ayrılık gibi, bir başaramama hissini barındırır. Ama daha dokunaklı olan, başka birisinin hayatını sürdürmesi için sizin elinizde olduğunu düşündüğünüz bir kanalı kesip atma duygusudur. Böyle kararlar almak zorunda kalan işverenlerin, bunu bizzat uygulayıcısı olanların ruh durumlarının nasıl etkilenebileceğini tahmin edebiliriz.
Krizi tabii ki işveren ya da personel çıkartmadı. Kendi katkınızın ne olduğunu bile bilmediğiniz bir ekonomik kriz durumunda “kurban olan” ya da “kurban eden” rollerini size kimin oynattığını da anlayamıyorsunuz. Kime kızacaksınız? Toplu bir felaket anında, acının size sınırlı olmadığını görmenin suçlu hissettiren rahatlatıcı etkisini de kendinize çok görmeyin bari.

İŞSİZLİK PSİKOLOJİMİZİ  NİYE BOZAR?

Ruh sağlığımızı neden bozabilir? Tembellik, ya da işi olduğu halde işi yapmamak bu kadar zevkliyken, iş olmaması, olan işin kaybedilmesi neden bizi sarsıyor? Çünkü, insanı insan yapan temel iki ihtiyaç, sevmek ve çalışmaktır. Bu olanaklardan yoksun kalmak, iki temel ihtiyacın en az birisinin karşılanamaması insanların ruh sağlığı için ciddi bir tehdit oluşturur. Kriz dönemlerinde asıl artan toplumsal strestir. Örneğin, sırtınızda 50 kilo yük varken 500 kilo yük taşımaya başladığınızda, eklemleriniz nasıl çatırdarsa, ruhunuz da stresle öyle çatırdayabilir. Keyifsiz, kararsız, sinirli, gergin olmaya başlıyorsunuz, tam bir ruhsal hastalık gibi de olmuyor bu. Ama hayata, ailenize, çevrenize karşı performansınız düşüyor. Ruh sağlığındaki bozulmayı doktora gitmeyi zorunlu kılacak bozulmalardan ziyade, belli belirsiz, sızıntı sorunlar biçiminde yaşarız. Pasifleşmiş, gelecek perspektifini yitirmiş, sıradanlaşmış, canından bezmiş bir topluma dönüşmemiz an meselesidir. Dönüşmemek de bizim elimizde, o da an meselesi… İşsizlik sonucunda, yoksulluktaki artış kadar insanların yaşadıkları statü kaybı, kendilerine verdikleri değerdeki düşüş de yıpratıcı olur. Türkiye’nin geneline yansıyacak bir statü kaybı hissi, az çok “çağdaş uygarlık” perspektifi taşıyan, gelişmiş ülke olmak hedefi ile hareket eden bir toplumken, uykuya yatması sonucunu doğurabilir