Yazarlar

İnsan Ve Emek Bir Pazar Bileşeni Değildir!


İş hayatında insanın konumu ile ilgili olarak çok değişik görüşler var. Birçok kurum ve yönetici çalışma hayatında insana sözde büyük değerler biçtiğinin altını çizmektedir. Ne yazık ki, uygulamalarda insan unsuru hala ürün ve malzemenin arasında bir yerlerde sayılmaktadır.

İş hayatında insanın konumu ile ilgili olarak çok değişik görüşler var. Birçok kurum ve yönetici çalışma hayatında insana sözde büyük değerler biçtiğinin altını çizmektedir. Ne yazık ki, uygulamalarda insan unsuru hala ürün ve malzemenin arasında bir yerlerde sayılmaktadır. “Emek kutsaldır” söylemi bile beklenen değer ölçülerinden uzak görünüyor. İnsan, yalnızca üretimine ve işletmeye kattığı değere bakarak kıymetlendirilecek olursa, sadece bir üretim unsuru, bir pazar bileşeni ölçüsüne indirgenmiş olur. Bu anlayış bize, iş hayatında “rekabet üstünlüğünün” ötesinde başka bir değer tanımayan ve insanların iş gücünü motorlardaki beygir gücü ile eşdeğer olarak algılayan batı kültüründen geçmiştir. Bizim kültürel iklimimizde karşılığı olmayan bir yaklaşımdır. İnsana değer vermek, üretim ve tüketim çarkları arasında çaba ve emeği karşılığında ona bir konum ve paha biçmekle olmuyor.

 

Birbirimize ne kadar değer veriyoruz?

 

Hayatımızda yer edinen ve özen gösterdiğimiz varlıklar arasında, insan ne kadar yer tutuyor? Burada insan derken, sadece kan ve menfaat bağı ile bağlı olduğumuz kimseleri kastetmiyorum. Yakın ve uzak çevremizde yaşayan dolmuşta, otobüste, çarşıda – pazarda, trafikte, kuyrukta gördüğümüz geniş bir çevreden bahsediyorum. Bu insanlarla kurduğumuz iletişimimizi, anlamlı ve değer merkezli bir anlayışın ürünü olarak kabul etmemiz mümkün değil. Mümkün değil, çünkü bağlantılarımız ben merkezli, aceleci, nalıncı keseri gibi hep kendimize yontar nitelikte… İsterseniz bu konuyu biraz açalım: Bizim dışımızda hemen herkes çoğumuz için, bir öteki konumunda. Bu nedenle yüzlerine bakılmaya, ellerinden tutulmaya, selam-sabah alınıp verilmeye değmezler.  Neden bu kadar keskin düşündüğümü yaşadığım birkaç acı misal vererek anlatmak isterim.

Geçen gün erken saatlerde işe giderken camiden çıktığını tahmin ettiğim temiz giyimli sakallı bir ihtiyar önümde yürüyen birkaç gence, bir hayli özene bezene selam verdi. Gençler ihtiyarın selamını beğenmemiş olmalılar ki, hiç oralı olmadılar. Hatta içlerinden birisi, “bu adam manyak mı ya, bizi nereden tanıyor ki?” dedi. Bir diğeri, “Oğlum insan bunayınca herhalde böyle oluyor!” benzeri, alay içerikli bir yığın münasebetsiz söz sarfetti. Bu arada yaşlı adamın hüznünü yüz ifadesinden okuyabiliyordum. Arkalarından bakarak, hiç kötü bir şey söylemedi ve “Bu gençlere sen akıl ver, ya rabbim” dedi sessizce. Bu hadise nedense bana çok dokundu. Bu kez hala gençlerin arkasından bakmakta olan ihtiyara ben güzel bir selam verdim. Selamımı ne kadar da özene bezene aldı, bu güngörmüş yaşlı çınar… Herhalde uzun bir süre bu kadar içten bir selam alamam diye düşünüyorum.

 

Değerler pusulamız sapıtmış gibi…

 

Anlaşılan değerler skalamız, üretim ve tüketim çarkları arasında bir hayli aşınmış görünüyor. Niyetim kimseyi küçümsemek ve siz okuyucuların canını sıkmak değil. Ne var ki, bizzat şahit olduğum ve değer kavramı ile ilgili olarak insanlarımızın neler düşündüğünü yansıtan ve defterimin bir köşesine yazdığım birkaç talihsiz ifadeyi de sizlerle paylaşmadan edemeyeceğim. Aşağıdaki ön yargılı ifadeyi mezuniyet aşamasına gelmiş bir öğrencimden duymuştum. “Üç kuruşluk birine beş kuruşluk değer verip pişman olmamak lazım… Geriye kalan iki kuruşa satılma riski var…” Kendisine cevap veren bir başka öğrencim de aynı görüşleri paylaşıyor olmalı ki, ona şu şekilde karşılık vermişti: “Karşımızdaki kişiye size verilen önem kadar değer vermek gerekir diye düşünüyorum. Çünkü fazlası onu şımartır.” Şehir hatları vapurunda iki genç adamdan duyduğum ifadeler değerler sistemimizin ne kadar çok aşındığını gösteriyordu: “İnsana bırak hak ettiği kadar değer vermeyi, onu da vermeyeceksin ki acı çeksin, senden kopamasın. Mesele aşk olunca hepimiz biraz mazoşist davranıyoruz. Eğer vazgeçilen olmak istemiyorsak acıyı veren taraf da biz olmalıyız, bu tecrübeyle sabittir.”

Bu gençler, aşk gibi yüksek bir değeri nasıl anlıyorlar da,  mazoşizm gibi berbat ve soysuz bir şeyle aynı kefeye koyabiliyorlardı, anlamak çok zor. Diğerinin cevabı da arkadaşınınkinden pek farklı değildi:“Vazgeçilmez olmak istiyorsan, insanlara acı çektireceksin” Bu ve benzeri talihsiz ve ruhsuz sözlerin yüzeyselliğine sorgusuz sualsiz kapılan insanlarımızın sayısı hiç de az değil. Benzeri sözleri sizler de hemen her gün duymuyor musunuz? “Üzümün üzüme bakarak kararacağı” gerçeğini de hesaba katarsak, bu tehlikeli sarmalın yakında toplumumuzu tam anlamıyla kuşatacağını öngörebiliriz. Defterimdeki notlarda yazılı bir başka ifade de aynen şöyle: “Bir insana kaldırabileceğinden daha fazla değer verince o değeri taşıyabilmesi elbette mümkün değil… Adı üstünde zaten kaldırabileceğinden daha fazla değer. Değeri veriyorsan da belli etme, değer ver ama ayar da ver. Aksi takdirde kaybeden ve çok fazla üzülen taraf olunacağına hiç şüphe yoktur.”

 

 

Biz büyüdük ve kirlendi dünya!

 

İşte, toplumumuzun değerler kantarı böyle bir ölçüm yapıyor. Görüldüğü gibi kantarın topuzu bencillik tarafımızı gösteriyor. Hatırladığım kadarı ile 1990’ların başında “Telli Turna” diye bir şarkı vardı. Sözleri arasında, “Biz büyüdük ve kirlendi dünya” şeklinde bir ifade vardı. Durum aynen böyle olmuştur. Fiziken, şeklen büyüdük ve büyümeye de devam ediyoruz. Ama değerler dünyamız gittikçe küçülüyor. Ekonomide “kalkınma” ve “büyüme” diye bilinen iki farklı kavram vardır. Büyüme fiziki ve ekonomik olarak rakamsal artışları işaret eder. Kalkınma ise, tamamen farklı bir şeydir. İnsanın ve toplumun bilgi, görgü, ahlak ve kültür gibi değerler dünyasındaki pozitif değişim ve gelişimlerini ifade eder. Maksat, kuru bir büyümek değil, aynı zamanda kalkınmaktır. Mide ile birlikte, kafa ve ruhsal boyutta alınan mesafe büyümenin hedefine ulaştığının bir göstergesidir. Ne demek istediğimi geçtiğimiz yaz yaşadığım ilginç bir örnekle anlatmak isterim.

Yer, Anadolu yakasında, Altunizade bölgesi… Trafik ışıkları kırmızı… Her zamanki gibi erken saatlerde, Üniversite’deki işime gidiyorum. Yollar pırıl pırıl… Etrafta rengarenk çiçekler var… Bu esnada, üstü açık kırmızı bir araba benim solumda bulunan emniyet şeridine girmeye çalışıyor. Acelesi olabileceğini düşünerek sağa yaklaşıyorum. Bu şık ve pahalı arabanın sürücüsünün genç bir bayan olduğunu görüyorum. Otomobilin lüksü ve ihtişamına uygun bir kıyafet, sarı saçlar, pahalı gözlüklerle gurur ve kibir abidesi bir yüz. Hanımefendi, eğilerek yerden eline bir şeyler almaya çalışıyor. Bu bir sigara küllüğü… Sakin hareketlerle yerinden çıkarttığı küllüğü yandaki insanın bakmaya bile kıyamayacağı yeşil çimenlerle rengarenk çiçeklerin oluşturduğu alana hiç utanıp sıkılmadan boca ediveriyor. Bu çirkin tablo karşısında ben iki arada bir derede kaldım. Keyfim kaçtı. Nihayet vatandaşlık yanım ağır bastı ve “Hanımefendi hiç size yakışıyor mu?” diyebildim. Kaf dağından yüksek burnunu kaldırarak, “Siz, belediyenin temizlik görevlisi misiniz de her şeye burnunuzu sokuyorsunuz?”şeklinde azar, tehdit ve küçümsenme üçlüsü ile örülü, daha çok da azar yönü ağır basan bir yığın laf işittim. Şoke olmuştum. Kendimi zar zor toparlayarak, “Benim ne olduğumdan çok, siz ne olmadığınızı inanın çok belli ediyorsunuz!” diyebildim. Sözler adeta boğazıma düğümlenmiş gibiydi.

Şimdi, esas konuma döneyim. Bu bayan ekonomik olarak büyümüşlüğün bütün belirtilerini bünyesinde taşıyor. Sosyal ve kültürel kalkınmışlık açısından ise, sıfır artı sıfır elde var sıfır misalinde öte bir anlam taşımıyor.  Bir başka ifade ile değerler dünyası ile hiçbir alış verişi kalmamış.